Tıbbi Bilimlerin Gelişiminde Vakıfların Rolü
Mansiyon

Ömer Faruk SÖNMEZ


GİRİŞ

Vakıf Müessesesi ve Mahiyeti

Arapça'da "durdurmak, alıkoymak, hapsetmek" anlamlarına gelen vakıf kelimesi1, terim olarak Menfaati insanlara ait olmak üzere bir malı, Allah'ın mülkü olarak kabul edip, ebediyyen alıkoymaktır.2 Vakıf yapan kişiye vakıf, vakfedilen mala mevkuf, geliri tahsis edilen cihete mevkufunaleyh denir3. Vakıf yapan kişinin, amaçlarını şartlarını ihtiva eden vakfın nasıl yönetileceğine ilişkin esasları belirleyen ve mahkemece tesciliyle birlikte vakfın vücud bulduğu vesikaya (Vakıf Senedi) "vakfiye" denir4
Fertlerin menkul veya gayrimenkullerini toplumun menfaati için süreklilik taşıyan, dini, sosyal, ekonomik ve sağlık hizmetlerine tahsis etmeleri suretiyle oluşan vakıf müessesesi,3 doğrudan doğruya islami bir müessese olmamakla birlikte, İslam dini ile gelişmiş bir müessesedir.6 Bunun nedeni, İslam dininin Müslümanları yardımlaşmaya ve hayır eserleri yapmaya teşvik etmesidir.7 Bununla birlikte İslamiyet'ten önceki Türk devletlerinde de bu müessesenin varlığı bilinmektedir. Birçok araştırmacı, Uygur Türklerine ait vakıfları, en eski Türk vakıfları olarak belirtirler.3 981 tarihli bir Çin vakayinamesinde, Uygur ülkesinde fakirlik olmadığı ve bir kişinin maddi sıkıntı içine düştüğü takdirde bütün camianın ona yardım ederek muhtaçlıktan kurtardığı kaydedilmektedir.9

Selçukluklarda Vakıflar ve Tıp Bilimine Katkısı
Türkeler'in Anadolu'ya gelmeden önceki yaşamlarında sağlık örgütleri arasında (1154-1354) Şam'da, Musul'da ve Halep'te çeşitli isimler altında yaptırılan hastaneler vardır. Musul'da Ebu Sait Gökbörü ( 1159-1232)'nün yaptırdığı sıhhi tesisler, çeşitleri bakımlarından ilgi çekmektedir. Gökbörü, hasta ve körler için dört bina yaptırmıştır. Bundan başka, dul kadınlar için bir bina, küçük yetimler için bir yetimhane ve sokaktan toplanan yavrulara bakmak için bakım yurtları açtırmıştır. Bu kimsesiz çocuklara süt anneler tayin edilmiştir.
Büyük Selçuklu'lar dönemine baktığımızda klasik tıp anlayışı yaygınlaşmıştır. Eğitim ve Öğretimin ilk kez kurumsallaştığı bu dönemde, Vezir Nizamül Mülk tarafından kurulan ve Nizamiye denilen medreselerde İslami bilgilerin yanı sıra "Pozitif bilimlere de yer verilmiş ve böylece Tıp, Matematik ve Astronomi " gibi bilimler de bu medreselerde okutulmuştur. Tıp mesleğinin uygulamalarıysa, medreselerin yakınında bulunan hastanelerde (Darüşşifalarda) usta - çırak eğitimi şeklinde sürdürülürdü.

Büyük SelçukluTar döneminde, askeri hekimliğe de önem verilmiş olduğu, örneğin, Sultan Mahmut zamanında hekimleri, müstahdemleri, ilaçları, tıbbi aletleri ve çadırlarıyla birlikte gezici bir (Bimaristan) hastane olduğu ve bu hastanenin 40 deve ile taşındığı bilinmektedir.

Anadolu Selçukluları döneminde Hekim, Cerrah ve KehhalTar usta-çırak yöntemiyle yetiştirilmiştir. Aktarlar ve Kökçüler tıp eğitimi ve hasta tedavisi için gerekli ilaçlar sağlamışlardır. Bu dönemde Darüşşifaların yanı sıra yoksulların beslenmesi için imarethaneler açılmış, temiz içme suyu için yoğun çabalar harcanmış ve kişisel temizliği sağlamak üzere hamamlar yaptırılmıştır.

Bu hastanelerin yapımına baktığımız zaman yine vakıfların karşımıza çıktığım görmekteyiz. O günün şartlarım bakıldığında yapılanlar bir devrim niteliğindedir. Vakıfların kuruluş mahiyeti insana hizmet ve Allah rızasını kazanmak olduğu için, geçmişten günümüze toplum yapımızın bir parçası olmuştur. Düşünüldüğünde o günün şartlarında vakıflar aracılığıyla yapılan ve deve sırtlarında taşman gezici hastaneler, günümüzde en son teknolojiyle donatılmış olup gökdelenlerde hizmet vermektedir. Bütün bunlara bakıldığında, vakıfların tıp bilimine katkısı gözler önüne serilmektedir.

Anadolu'da sağlık kuruluşlarının yapımı vakıflar aracılığıyla 13. yüzyıl başlarına rastlamaktadır. Bu eserler arasında dini eğitim yapan medreseler ve tıp medreseleri ile darüşşifalar (hastaneler) ve Hidro-terapi için kaplıcalar inşa edilmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde inşa edilen hastanelerden bazıları şunlardır:
1- Mardin- Emineddin Darüşşifası (1108-1122)
2- Kayseri'de 1206 yılında kurulan Gevher Nesibe Sultan Hastanesi ve Tıp Medresesi, ki bu hastaneler Selçukluların Anadolu'da kurdukları ilk sağlık tesisleridir. Anadolu Türkleri, 13. Yüzyılda Kayseri'den sonra,
3- Sivas'ta İzzetin Keykavus Darüşşifası (1217).
4-Divriği'de Turan Melik Darüşşifası (1229).
5-Çankırı'da Cemaleddin Ferrah Darüşşifası (1235). 6-Kastamonu'da Pervane Oğlu Ail Darüşşifası (1273). 7-Tokat'ta Muineddin Pervane Darüşşifası ( XIII. Yüzyıl son çeyreği) 8-Amasya'da Anber Abdullah Darüşşifası (1309).

Ayrıca Silvan, Malatya, Erzincan, Erzurum, Aksaray, Konya ve Akşehir'de de darüşşifalar yaptırıldığı kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Osmanlılarda Vakıflar ve Tıp Bilimine Katkısı
Osmanlı'nın ilk dönemindeki tıp vakıflarla ortaya çıkmış ve çok uzun süre bu niteliğini koruyarak günümüze ulaşmıştır. Diğer yandan Osmanlı Devleti'nin, Anadolu Selçuklunun mirasçısı olması nedeniyle Selçuklu dönemindeki sağlık hizmetleri ve kurumsal yapılanma Osmanlı'ya intikal etmiş; İslam tıbbının özellikleri çerçevesinde, Selçuklu dönemindeki tıp anlayışı Osmanlı döneminde varlığını sürdürmüştür. Özellikle vakıfların öncülüğündeki darüşşifaların, yani hastanelerin, Osmanlı yönetimine geçtiği ve hizmetlerini sürdürdükleri anlaşılmaktadır.

Osmanlı Darüşşifaları Türk-İslam dünyasındaki hastaneler, "darüşşifa" kelimesi ile birlikte "bimeristan","maristan" isimleri yanında "darülsıhha, darulafiye, darulmerza, şifaiyye bimarhane, tımarhane" gibi isimlerle anılıyordu.

Hemen her büyük vakıfta bir «bimarhane» veya «darüşşifa» denilen hastahane bulunurdu). Osmanlılarda hastanelerin ekserisi, tıb medreselerinin (fakülte) tatbikat yerleri idi. Selçuklularda olduğu gibi, Osmanlı medrese hastaneleri de çok zengin vakıf akarlara sahipti ve hiçbiri devletçe yaptırılmamıştı; hepsi hayır sahiplerinin eseri idi. Haseki, Gureba, Şişli Etfal hastaneleri, bu vakıf hastanelerin günümüzde de hizmet vermeye devam eden örnekleridir. Bir de tabhaneler vardı. Hastanelerden taburcu edilen bünyesi zayıf hastalar bir müddet buralarda misafir edilirdi. Ekseri hastanelerin tabhaneleri de vardı.10

Yapılışından bir buçuk asır sonra, Edirne'de II. Bayezid tarafından 1488'de tesis edilmiş bulunan vakıf hastanesinin akıl ve ruh hastalarına mahsus bimarhane kısmım gezen Evliya Çelebi, burada çiçek yetiştirilerek, onların güzelliği ve kokusu ile hastaların tedavi edildiğinden, bu amaçla bilhassa Jale, sümbül, reyhan, karanfil, şebbuy, nesrin, yasemin, müşk-i rumi, deveboynu, sim-ü zerrin çiçeklerinin kullanıldığından; ayrıca, musiki ile tedavide de, bilhassa neva, rast, dügah, segah, çargah, suznak, zenngule, buselik makamlarının çok iyi netice verdiğinden ve haftanın iki günü hastaneye bağlı eczanelerden her isteyene bedava ilaç dağıtıldığından bahsetmektedir 11

Ayrıca bu gün bu tesis Edirne Tıp Fakültesi tarafından klinik ve Tıp Tarihi Enstitüsü olarak kullanılmaktadır.12
Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul'un Fefhedilmesiyle birlikte, akli ve nakli ilimlerin öğretilmesi için Fatih Külliyesi inşasına başlanmış ve burada bugünkü İstanbul Tıp Fakültesinin temeli atılmıştır13
Fatih Külliyesi'nde bulunan Darüşşifa'ya hekim, cerrah, göz mütehassısların tayini ile birlikte, hasta bakımının yanı sıra eğitim ve öğretim bir arada yürütülmüş, Hekimbaşı kutbid-din'in başkanlığında ilmi toplantılar yapılmıştır.

Halk sağlığına önem veren Fatih, Darüşşifa kadrosuna eczacı da tahsis etmiştir. Vakfiyesinde özetle şöyle belirtilmektedir.14

Bilim bütün hünerlerin baş tacıdır,

Bilim bütün kapıların anahtarıdır.

Bu vakfiyedeki yazılanlar bize tıp biliminin gelişmesinde vakıfların, temel yapı taşı olduğunu göstermektedir.
O dönemde vakıfların yardımıyla kurulan guraba hastaneleri de vardı. Bütün masrafları ve tıbbi giderleri vakıf tarafından karşılanırdı.

"Guraba" kelimesi "garib" kelimesinin çoğuludur ve kimsesizler anlamına gelmektedir. Osmanlı'da, 19. yüzyılda bu isim altında kurulan hastaneler günümüz açısından devlet hastanesi anlamını taşımaktadır.
Vakıfların tıp biliminin gelişmesindeki önemini anlamak için başka bir örnek olan, İstanbul'da Bezm-i Alem Valide Sultan vakfından Vakıf Guraba Hastanesinin 22 safer 1263 H./ 09.02.1845 M. tarihli hastane tüzüğünün maddelerinden birkaçının Türkçe'sini inceleyelim.

1-"Hastane nazırı (Genel Koordinatör), vakıf Bezm-i Alem Valide sultanın kahyası olacaktır. Hastanede çalıştırılmak üzere gerektiği kadar memur, doktor vs. görevli alınacaktır. Bunların maaşları nazır tarafından vakıf Bezm-i Alem'den alınarak kendilerine verilecektir. Bu görevlilerin sayıları hastaların azlığı veya çokluğuna göre, gerek görüldüğünde vakıfa bilgi verilmek ve ilgili defterlere işlenmek şartıyla nazır tarafından azaltılıp çoğaltılabilir."

1845 yılını düşünürsek ne kadar muazzam bir sistemin vakıf tarafından geliştirildiği gerçekten düşündürücüdür. Tıp ilmi vakıflar sayesinde bugünkü dünya düzeyini yakalama seviyesine gelmiştir. Bu günün temellerinin geçmişten geldiğinin unutulmaması gerekir.

2-Hastanede hastaların yiyeceği yemeklerin, bir düzen içinde olduğu görülmektedir. Hastalıklarının durumuna göre özel beslenme diyetlerinin uygulandığı anlaşılmaktadır. Durumu ağır olan hastalara bu günün yoğun bakım üniteleri gibi diğerlerinden ayrıldığı ve yiyeceklerinin kalorisinin yüksek olduğunu görüyoruz. Vakfiyenin bu maddesi gerçekten bu günün bir göstergesi gibidir.
Bu yazılanlardan da anlaşılacağı üzere, günümüz hastaneleri gibi her şey düşünülmüş ve her ayrıntı hastaların iyi tedavi görmesi üzerine kurulmuştur. Bu vakıfların kurulması, bu düzenlemelerin o günkü şartlara göre çok ileri düzeyde yapılması, gerçekten vakıfların tıp ilminin gelişmesindeki katkısını gözler önüne sermektedir.

3-Hastaneye tedavi için gelen herhangi bir hasta, ilgili memur tarafından doktora havale edilir. Doktorlar hastanın hastanede yatmasını uygun görürse, nazıra bilgi verilir. Nazırın olurundan soma hasta yatırılır. Hasta ilk gece kendi elbiseleri ile yatırıldıktan sonra doktorlar tarafından gerekli ilk müdahale yapılır, ne yiyip içeceği belirlenir. Şayet hastada bulaşıcı bir hastalık varsa, derhal bulaşıcı hastalık taşıyanlar için ayrılan bölüme sevk edilir. Yine vakfın tüzüğünde yer alan bu maddeden hareketle hastaneye gelen hastaların hangi işlemlerden geçtiği açıkça görülmektedir. O zamanın şartlarında vakıflar tarafından bu işlemlerin yapılması, bir sonraki yapılacaklara temel oluşturmuş ve tıp ilminin gelişmesine büyük ivme kazandırmıştır.
Hizmete açıldığı 1845 yılında 200 yatak kapasite ile hizmet gören hastanede 11 doktor, 2 eczacı, sağlık hizmetçileri, 41 yardımcı personel çalışıyordu.

1854 yılından itibaren zaman zaman kadrosu takviye edilmiş, 1877 tarihinde koridoru çöken bina vakıf tarafından 1892 yılı ile 1919 yılları arasında tamir ettirilerek bütün servisleri çalışır duruma getirilmiştir.
Mustafa Kemal bu vakıflarla doğrudan ilgilenmiş ve Cumhuriyet'in kurulmasıyla beraber, bütçesi Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından karşılanmak üzere, Guraba-i Müslimin Hastanesi idaresi, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'na devredilmiştir16

Mustafa Kemal'in direktifleriyle 27.8.1924 yılında Prof. Dr. Süleyman Numan Paşa Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından Guraba Hastanesi'ne atanmış ve 1924-1925 ders yılında Tıp Fakültesi Profesörler kurulu kararı ile, Tıp Fakültesi son iki sınıfı talebeleri Haydarpaşa'dan İstanbul yakasına geçirilerek Guraba Hastanesinde ders görmüşlerdir. Bu vesile ile Türk Tıp tarihine büyük hocalar Gureba Hastanesi'nde kazandırılmıştır. Dolayısıyla bugünkü İstanbul Tıp Fakültesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çapa Tıp Fakültesi profesörleri, ilk eğitimlerini Bezm-i Alem Valde Sultan Gureba Hastahanesi'nde yapmışlardır. 1933 yılında Dariilfünun'un ilgasıyla beraber Üniversitelerin kuruluşu sırasında Tıp Fakültesi Klinikleri de buraya taşınmıştır.
Ayrıca dünya tıp literatürüne Behçet Sendromu olarak bilinen, deri ve göz belirtileri olan hastalığın keşfi ve tanımı, Bezm-i Alem Valde Sultan Gureba-i Müslim'in Hastanesi doktorlarından Hulisi Behçet tarafından yapılmıştır. Geçmişimizin bu gibi birçok tarihi vesikayla dolu olduğunu görmekteyiz. Asırlar boyu sosyal hayatımızda önemli ve etkin bir yer almış bulunan vakıflar bir çok alanda bizi bugünlere taşımıştır.

SONUÇ
Bu makalenin felsefesini düşünecek olursak vakıf bir güneştir. Bu güneş geçtiği her yeri aydınlatır. Araştırmada vakıfların tıp bilimine katkısını incelenmiştir. Gerçekten vakıflar tıp biliminin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Kurulan vakıfların mahiyeti ve vakıf senetleri bunun birer ispatıdır. Anadolu'da Selçuklular zamanında kurulan darülşifalara baktığımızda bunu görürüz. Anadolu'nun belli kentleri kurulan vakıflar sayesinde kurulan darülşifalarla adeta dertlere derman bulunan yer konumunda olmuşlardır. Bunun öncesinde de vakıfların yine sağlık hizmetlerine katkısı gözümüze çarpar.

Osmanlı zamanında da tıp biliminin gelişmesinde vakıflar önemli görevine devam etmiştir. II. Bayezıd zamanında kurulan vakıf hastanesinin bugün Edirne Tıp Fakültesi tarafından hizmetine devam ettirilmesi vakıfların tıp bilimine olan katkısının en iyi kanıtıdır. Yine baktığımızda Bezm-i Alem Valde Sultan Gureba Hastahanesi de vakıf hastanesi olmakla beraber tıp dünyasına öncülük etmiştir. Günümüzde İstanbul Tıp Fakültesi, Çapa Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'in ilk doktorlarının eğitimlerini Bezm-i Alem Valde Sultan Guraba Hastanesinde aldıklarını görmekteyiz. Hastanenin vakıf senedi sanki günümüz düzeninin en ince ayrıntılarıdır. Vakıf senedinde en ince ayrıntılar düşünülmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk vakıflar konusunu çok önemsemiş ve her fırsatta gündeme getirmiştir. Vakıfların sorunlarını çözme ve gerekli desteklerin verilmesi konusundaki özverisini aşağıdaki tarihi vesikadan da anlamaktayız.

1 Mart 1339 (1923) T.B.M.M.'nin 4.Toplantı Yılını Açarken Efendiler!
Geçen sene arz etmiştim. Bu sene de tekrara mecburum ki, vakıflar konusu mühimdir. Memleket ve milletin hakiki menfaati yönünden tetkik ve günün gereklerine uygun bir şekilde çözülmesi lâzımdır, çok gereklidir."
Kısacası vakıf güneşi, doğduğu her yere huzur getirmiştir. Bizler bu güneşin kıymetini bilerek gelecek nesillerin üzerine doğmasını sağlamalıyız. Vakıf bizim kültürümüzdür. Kültür ise benliğimizdir. Biz millet olarak tarih boyunca benliğimize sahip çıktık ve çıkmaya devam edeceğiz.

Vakıf kültürdür. Kültür gelecektir. Gelecek yaşamdır. Yaşam sağlıktır...

1 Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Luqat: (istanbul 1992), s. 1036.
2 Osman CİLACI: "Vakfın Yaşatılmasında Mali Kaynak ve Önemi" Vakıflar Derqisi, Xi (Ankara, 1994),s. 241.
3 H. Baki KIJNTER: "Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd", V.D, III (istanbul, 1939),s.8.
4 İ.Erol KOZAK; "Bir Sosyal Siyaset Müessesesi olarak Vakıf Akabe Yayınları, İstanbul 1985, s. 17.
5 Fuat ŞİŞMAN: "Vakıf Eski Eserlerinin Bakımı Onarımı. Restorasyon ve Korunması", V.D. II (Ankara, 1985), s. 113.
6 A. Himmet BERKİ: "Vakıfların Tarihi Mahiyeti inkişatı ve Tekamülü, Cemiyet ve Fertlere Sağladığı Faideler", V.D. Vi (Ankara, 1965),s.9.
7 Bahaeddin YEDİY1LD1Z: "Müessese- Toplum Münasebetleri çerçevesinde XVIII. Asır Türk Toplumu ve Vakıf Müessesesi"; V.D. XV (Ankara, 1982)32.
8 ismet BiNARK: "Vakıflar ve Uygur Türklerinde Vakıf, Türk Kültürü, 78 (1969). s.422.
9 Enis ÖKSÜZ: "Sosyal Gelişim Unsurları Açısından Vakıf Müessesesi", V.D, II (Ankara, 1985). s.172.
10 10 İ.Erol KOZAK; "Bir Sosyal Siyaset Müessesesi olarak Vakıf Akabe Yayınları, İstanbul 1985, s.25.
11 İ.Erol KOZAK; "Bir Sosyal Siyaset Müessesesi olarak Vakıf Akabe Yayınları, İstanbul 1985, s.26.
12 Sadi Bayram; "Sağlık Hizmetlerimiz ve Vakıf Guraba Hastahanesi" isimli makalesinden.
13 a.g.e.s.2. 14a.g.e.s.2.
15 Sadi Bayram; "Sağlık Hizmetlerimiz ve Vakıf Guraba Hastaharıesi" isimli makalesinden.
16 a.g.e.s.3.

 


 

 

 

 

VakıfBank Burası Sizin Yeriniz
VakıfBank Burası Sizin Yeriniz