Vakıf, eski tarifiyle, "Menfaati ibadullaha ait olur veçhile bir aynı, Cenab-ı Hakk'ın mülkü hükmünde olmak üzere temlik ve temellükten mahbus ve memnu kılmaktır". Yani kişinin sahip olduğu malı, kendi mülkü olmaktan çıkarması ve o maldan elde edilecek her türlü menfaati Allah'ın kullarına tahsis etmesi, ayrıca bu malın bir daha başkaları tarafından mülk edinilmesini de yasaklamasına vakıf denir.
Vakıf kavramının temel dayanağı, her şeyden önce fedakârlıktır. Kişinin sahip olduğu malı, kendi mülkü olmaktan çıkarıp, müstakil bir tüzel kişilik ihdas ederek, onun tasarrufuna vermesi, vakfettiği malların gelirini çeşitli hayır işlerine tahsis etmesi ve bunun karşılığında hayırla anılmaktan başka bir şey beklememesi, kişisel olarak çok yüksek bir feragat ve diğerkâmlık örneğidir. Bu geleneğin bir toplumda o toplumun temelini oluşturacak kadar yaygın bir uygulamaya dönüşmesi ise bütün dünya tarihinin yüz akı olabilecek bir durumdur.
Büyük Selçuklu devletinden günümüze kadar faaliyet gösteren vakıflar, Anadolu'daki yaklaşık on asırlık Müslüman-Türk medeniyetinin temelini oluşturur. Vakfiyelerinde gösterilen hayır şartlarını icra etmek üzere, müstakil gelirlere sahip, bağımsız birer tüzel kişilik olarak kurulan vakıflar, hayatın hemen her alanındaki toplumsal faaliyetlerin merkezi haline gelmiştir.
Vakıfların faaliyet gösterdiği alanların en önemlilerinden biri de eğitimdir. Sayıları on binlerle ifade edilebilen ve Osmanlı döneminde sınırlarımızın ulaşabildiği her yerde kurulan mektep ve medreselerin tamamı, ya müstakil bir vakfiye ile kurulmuş ya da bir külliyenin parçası olarak, ilgili vakfiyeden kendisine tahsis edilen gelirlerle ayakta kalmıştır. XIX. yüzyılda kurulan askeri okullara kadar, ülkedeki bütün eğitim faaliyeti vakıflar eliyle yürütüldüğünden, herhangi bir bilimin ülkemizdeki tarihi süreci, vakıf geleneğinden bağımsız olarak düşünülemez. Bu meyanda, tıbbi bilginin üretilmesi, tıp eğitiminin verilmesi ve nihayet sağlık hizmetinin halka sunulması da asırlarca vakıflar eliyle yürütülmüş faaliyetlerdendir. Vakıfların bu alandaki tek merkez olma durumu da, XIX. yüzyılda açılan askeri tıbbiyelere kadar devam etmiştir.
Tıp, gerek Osmanlı medreselerinde gerekse daha önceki Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemlerinde üzerinde en çok durulan müspet bilimlerden biridir. Süleymaniye ve Fatih gibi bazı büyük medreselerde, temel medrese eğitimini tamamlayanların bir kısmı, buralarda tıbbı ihtisas alanı olarak seçmişlerdir. Ancak bu eğitimin asıl merkezi müstakil olarak kurulan tıp medreseleri ve darüşşifalardır. Darüşşifalar tıp eğitimi ve hizmetinin aynı anda yürütüldüğü kurumlar olarak, hem sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde hem de tıp öğrencilerinin yetiştirilmesinde kullanılmıştır. Günümüzün "Eğitim ve Araştırma" hastanelerinin daha fonksiyonel ve eğitime daha fazla önem veren bir biçimi olarak ortaya çıkan bu kurumlar, ya bir külliyenin parçası olarak kurulup külliyenin vakfiyesinden kendisine ayrılan gelirlerle ayakta kalmışlar veya müstakil bir vakfiyeyle ihdas edilip bağımsız birer kurum olarak faaliyetlerine devam etmişlerdir. Bir kısmı halen vakfiyesinde gösterilen şartlara uygun olarak faaliyetine devam eden bu kurumlar asırlarca Anadolu'da, İstanbul'da, Rumeli'de, hatta bugün sınırlarımızın dışında kalan yerlerde hem insanlara şifa dağıtmış hem de tıbbın ilerlemesine ve tıp eğitiminin verilmesine hizmet etmiştir.
Bizde tıp eğitimi ve sağlık hizmeti amacıyla vakfedilen kurumların tarihi oldukça eskidir. Mısır'da Tolunoğulları Devleti hükümdarlarından Ahmet İbni Tolun'un Fustat'ta kurduğu hastaneyi, sağlık alanında kurulan ilk Türk vakıf kurumu kabul edebiliriz. Miladi 874 senesinde açılan bu hastane, çok güçlü bir tabip kadrosuna ve mali bağımsızlığını sağlayan vakfiye gelirlerine sahip, zengin bir vakıf müessesesidir. Bu hastane aynı zamanda Mısır'ın ilk hastanesidir. Sonradan kurulacak vakıf darüşşifaları ve medreselerinin de öncüsü olan bu hastanede, tıp eğitimi ve uygulaması bir arada yürütülmüştür. Her ne kadar bugün sınırlarımızın dışında kalsa da, bilahare Selçuklular eliyle, bugünkü sınırlarımızın içine de taşınacak tıp eğitimi ve hizmeti geleneğinin başlangıcı olarak bu tesisi kabul etmenin uygun olacağını düşünüyoruz. Aynı şekilde bugünkü sınırlarımızın dışında kalan, Musul, Halep, Şam, Kudüs ve Kahire'de, Selahaddin Eyyubi, Seyfeddin Kalavun, Nureddin Şehid, Ergun Kamil gibi hükümdarlar tarafından kurulan darüşşifaları ve tıp medreselerini de, hem tıp hem de vakıf tarihimizin ilk dönem eserleri olarak sayabiliriz.
Anadolu Selçukluları ve Anadolu'da kurulan beylikler, kendilerinden önce oluşmaya başlayan bu geleneğin devamı niteliğindeki müesseseler kurmaya devam ettiler. Bu meyanda Anadolu'da kurulan ilk tesis, 1205 senesinde Kayseri'de inşa edilen şifahane ve tıp medresesidir. Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev ile kız kardeşi Gevher Nesibe Sultan'm kurdukları bu tesis, zaman zaman ara verilse de yirminci asrın başlarına kadar vakfiyesi doğrultusunda hizmet etmiştir.
Yine bu dönemde 1217 senesinde Sivas'ta Birinci Keykavus tarafından kurulan hastane Anadolu'daki en büyük hastanedir. Bitişiğindeki tıp medresesiyle birlikte müşterek bir vakfiye ile kurulmuştur.
Bunların haricinde; 1228 senesinde Divriği'de kurulan Turan Melik Hastanesi, 1219 ile 1233 seneleri arasında Konya'da Alaaddin Keykubad, Sadi Bey, Kemalettin Bey ve Aksaray darüşşifaları, 1235'te Çankırı'da Atabey Ferruh Darülafiyesi, 1272 senesinde Kastamonu'da Ali Pervane Maristanı, 1275'te Tokat'ta Pervane Bey Darüşşifası, 1288'de Sivas'ta Rahatoğulları tarafından kurulan Darurraha, Akşehir Darüşşifası, Mardin'de Eminüddin Darüşşifası, Erzurum ve Erzincan Darüşşifaları, Amasya'da 1308 senesinde kurulan Amber Abdullah Darüşşifası gibi kurumların hepsi müstakil vakfiyeleri ile kurulmuş ve asırlar boyunca tıbbi bilginin üretilmesinde, tabiplerin yetiştirilmesinde ve sağlık hizmetinin halka sunulmasında hizmet vermişlerdir. Osmanlı döneminde de bu kurumların idaresi kuruluş vakfiyeleri doğrultusunda yürütülmüş, vakfiyelerindeki gelir kaynaklarına asla dokunulmamıştır. Bu kurumlarda yetişen hekimler bir yandan hastanelerde muayene ve tedavi hizmetlerini yürütürken bir taraftan da çeşitli deneylerle birçok ilaç ve tedavi yöntemleri geliştirmişler, alanlarında bugüne kadar ulaşan eserler kaleme almışlardır. Sabuncuoğlu Şerafeddin, Konyalı Hacı Paşa, Akşemseddin gibi birçok eser sahibi tabibin yetiştiği bu kurumların inkişafındaki en önemli etken, maddi ve idari bağım sızlıklarını sağlayan vakfiyeleridir. Bu vakfiyeler sayesinde gerek idari makamların gerekse başka unsurların baskı ve kısıtlamalarından uzak bir şekilde çalışma imkânı bulmuşlardır. Bu durum aynı zamanda yüksek öğrenimin bağımsızlığı açısından da döneminin dünyadaki tek örneğidir.
Anadolu'da, bahsettiğimiz kurumlarla başlayan tıbbi eğitim ve hizmet hamleleri, Osmanlı döneminde de hız kesmeden devam etti. Burada önemli bir nokta var; Osmanlı döneminde kurulan tıp medresesi, darüşşifa ve benzeri kurumlar, daha önceleri Anadolu Selçukluları ve Beylikler tarafından fethedilememiş, Osmanlılar tarafından alınmış şehirlerdedir. Osmanlı Devleti, kendisinden önce kurulan bu tesisleri aynen devralmış ve ayakta tutmuştur. İdarenin değişmiş olması bu kurumların devamında bir sorun teşkil etmediği gibi, hukuki açıdan da vakfiyeleri aynen geçerli sayılmıştır. Zaman zaman vakfiyelerine gelirlerini artırıcı birtakım ilaveler yapılmış ve hizmetlerini geliştirmeleri sağlanmıştır.
Aslında gerek medrese sistemi gerekse vakıf geleneği açısından Osmanlı dönemi kendinden önceki dönemin gelişmiş bir devamı niteliğindedir. Özellikle İstanbul'un fethinden sonra peşpeşe kurulan vakıf hayratları, sahip oldukları zengin akarlarla hizmetlerini daha da geliştirdiler. Özellikle Padişah vakıflarının zenginlikleri, bu vakıflar eliyle yürütülen faaliyetlerin ve sunulan hizmetlerin kalitesini en üst seviyelere çıkardı.
Osmanlı döneminde ilk kurulan tıbbi müessese Bursa Darüşşifası'dır. 1399 tarihinde Yıldırım Beyazıt tarafından kurulan bu tesis XIX. yüzyıla kadar hasta kabul etti ve Bursa'nm sağlık hizmeti ihtiyacım karşıladı. Vakfiyesi gereği bünyesinde sürekli hekimler, cerrahlar ve kehhallar (göz hekimleri) bulunması zorunluydu. Bu darüşşifada da, tıpkı benzerlerinde olduğu gibi eğitim ve uygulama bir arada yürütülmüştür.
Osmanlı döneminde açılan ve tamamı vakıf eseri olan tıp medreseleri ile darüşşifaların sayısı ellinin üzerindedir. Bunların tamamına yakını, ayrıca daha önceki dönemlerde Mısır, Suriye ve benzeri yerlerde kurulan hastanelerin birçoğu XIX. yüzyılın ortalarına kadar faaliyetlerine devam ettiler. Eğitim faaliyetinin icra edilmediği hastanelerin hekim ihtiyaçları da, özellikle İstanbul'da bulunan Süleymaniye, Fatih vb. tıp medreselerinden karşılandı. Burada dikkati çeken bir nokta, vakıf medreselerinde ve darüşşifalarında, vakfiyeleri gereği gayrimüslim doktorların görev yapmalarının yasak olmasıdır. Bu durum sürekli olarak yerli tabiplerin ve eser sahibi büyük hekimlerin yetişmesini sağlamıştır. Devrinin şartları içerisinde adeta ilmi, idari ve mali yönlerden bağımsız, özerk birer üniversite mahiyetindeki tıp medreselerinde oldukça önemli keşifler yapılmıştır. Hekimbaşı Altumzade'nin sonda yöntemi, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ülkenin her tarafında uygulanabilen çiçek aşısı gibi uygulamaların keşfedildiği yerler, bu özerk üniversite niteliğindeki vakıf medreseleridir.
Osmanlı'da tıp eğitimi, daha önce bahsettiğimiz gibi hemen hemen bütün darüşşifalarda icra edilmekle beraber, özellikle ordunun hekim ve cerrah ihtiyacının karşılanmasında ve ülkedeki sivil hekim ihtiyacının temininde merkez konumunda bulunan iki medrese Fatih ve Süleymaniye medreseleridir. İki büyük Osmanlı padişahının vakfı olarak kurulan bu medreseler XIX. yüzyıla kadar üzerlerindeki vazifeyi yerine getirmişlerdir. Vakfiyelerinin zenginliği ve idari bağımsızlıkları sayesinde, hocaların ücretinden, burada yürütülen bilimsel çalışmaların finansmanına, fakir hastaların tedavi giderlerinden öğrencilerin iaşesine kadar bütün masraflarını kendi başlarına karşılamaları bu kurumların hem uzun ömürlü olmalarının hem de verimliliklerinin en temel dayanağıdır. Bu bağımsızlık sayesinde buralarda görev yapan hekimler her türlü idari ve mali sıkıntıdan uzak bir şekilde çalışmalarını yürütmüşlerdir.
Osmanlı döneminde açılan ve eğitim faaliyetiyle sağlık hizmetlerinin bir arada yürütüldüğü tıp medreseleri ve darüşşifaların en büyükleri şunlardır:
Gerek önceki dönemlerde Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Beylikler tarafından yaptırılan tıbbi tesislerde gerekse Osmanlı döneminde inşa edilenlerde dikkat çeken unsur, bu vakıf eserleri vücuda getirenlerin kimlikleridir. Birçoğu XIX. asra kadar faaliyetine devam eden, bir kısmı da halen vakfiyesine uygun olarak sağlık hizmetlerine tahsis edilmiş olarak hizmete devam eden bu eserleri vakfedenler ya bizzat hükümdarlar yahut hükümdar ailelerinin mensuplarıdır. Haliyle bu eserlerin vakfiyeleri de oldukça zengin akarları bu büyük hayratlara tahsis etmiştir. Ancak XVI. yüzyıldaki bir örnek, bu genel durumun dışında kalan bir mahiyet taşımaktadır. İstanbul Beşiktaş'ta bulunan Şeyh Yahya Efendi tekkesinde kurulan tıp medresesi, hem kurucusunun kimliği açısından hem de izah edeceğimiz örnek nitelikleri açısından çok ilgi çekici bir müessesedir.
Şeyh Yahya Efendi 1495 senesinde Trabzon'da doğdu. Tahsilini İstanbul'da tamamlayan ve müderrislik göreviyle çeşitli medreselerde bulunan Yahya Efendi 1553 senesinde Sahn-ı Seman müderrisi iken azledilerek, daha önceden satın alıp üzerinde çeşitli binalar inşa ettirdiği Beşiktaş'taki külliyesine yerleşti. Yahya Efendi'nin görev yaptığı yerler arasında Haseki Sultan Darüşşifası da vardır. 1551 senesinde, o sırada devam etmekte olan Sahn-ı Seman müderrisliğine ilaveten Haseki Sultan Darüşşifası'nda da yevmiye on beş akçe ile tabip olarak görevlidir. Buradaki görevinden önce de Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Darüşşifası'nda hem müderris hem de tabip sıfatıyla görev yapmıştır. Yahya Efendi'nin Beşiktaş'ta satın aldığı arazideki binalarını yaptırmaya başladığı tarih 1538 senesidir. Yani Yahya Efendi bir taraftan müderrislik görevine devam ederken bir taraftan da buradaki külliyesini faaliyete geçirmiş bulunuyordu. Bu külliyenin unsurlarından biri de tıp medresesidir. Osmanlı'da medreseler, vakfiyelerinde müderrislerine tahsis edilen ücretlere göre yirmili, otuzlu, kırklı şeklinde bir derecelendirmeye tabidir. Yahya Efendi Medresesi vakfiyesine göre yirmili bir medrese iken 1541 senesinde otuzlu payeye yükseltilmiştir. Tamamen Yahya Efendi'nin şahsi gayretleri ile kurulan bu medresenin müderrisleri arasında, bir tabip, bir cerrah ve bir göz hekimi bulunması vakfiyesi gereği zorunluydu. Medresenin kuruluşu sırasındaki kadrosunda sonraki görevi Sahn-ı Seman müderrisliği olan Kara Cafer Efendi ve bilahare Edirne Selimiye Medresesi'ne geçen Mehmet Efendi gibi devrin oldukça önemli isimleri de vardır. Sahn-ı Seman'daki görevinden azil yoluyla emekli edilen Yahya Efendi de 1553 senesinden itibaren bütün mesaisini kendi kurduğu medreseye ayırmıştır. Günümüzde geriye sadece bir cami, türbe ve mezarlık kalmış olan bu arazide Yahya Efendi'nin kurduğu tıp medresesi XVII. yüzyılın sonuna kadar faaliyetine devam etmiştir. Bir yandan tıp alanında eğitim verirken, diğer yandan da buraya müracaat eden hastalara muayene ve tedavi hizmetleri sunulmuş, aynı zamanda da deneysel çalışmalar yapılmıştır. Bütün bu faaliyetlerin maliyeti, külliyeye vakfedilen akarlardan karşılanmış, hastaların tedavisi ve ilaçları dahi çoğunlukla ücretsiz olarak vakıf bütçesinden karşılanmıştır.
Vakıf sisteminin medreselere sağladığı mali ve idari bağımsızlığın, kolaylıkların ve imkânların görülebileceği en güzel örneklerden birisi şüphesiz Yahya Efendi Medresesi'dir. Şehrin o dönemdeki nüfus yoğunluğunu taşıyan mahallelerden uzak bir mahalde, adeta kendi içinde müstakil bir yerleşim yeri niteliği taşıyan bu külliyede tıp tarihimizin az bilinen hadiselerinden birisi cereyan etmiştir.
Yusuf Sinan Râhikî, bazı keyif verici maddelere bağımlı olduğu gerekçesiyle Yeniçeri Ocağı'ndan atılmış bir askerdir. Yahya Efendi'nin himayesine aldığı bu eski asker külliyede bulunan tıp medresesinin de talebelerinden biri olur. Burada eğitimini tamamlayan ve hekim sıfatıyla icazetini alan Yusuf Sinan Râhikî, medreseden ayrılmamıştır. Bir yandan buraya müracaat eden hastalara hekim olarak hizmet verirken diğer yandan da bu vakıf medresesinde kendisine sağlanan imkânlarla bir takım denemeler yapmış ve nihayet kendisinin icadı olan ve "Berş-i Râhikî" adıyla bilinen ilacı da burada geliştirmiştir. Afyon sakızı ve keten yaprağından elde edilen bu ilaç asırlarca ağrı kesici olarak ve anestezi amaçlı kullanılmaya devam etmiştir. Özellikle anestezi etkisini sağlayan uyuşturucu özelliğinden dolayı zaman zaman kötü amaçlı olarak kullanılması sebebiyle, bu ilacın üretimi sarayın kontrolünde gerçekleşmiş ve kontrollü olarak satılmıştır.
Vefatında Yahya Efendi türbesinin girişine defnedilen Yusuf Sinan, Râhikî lakabını da keyif verici maddelere bağımlılığından dolayı almıştır. Bu bağımlılığı nedeniyle ulufesi kesilerek Yeniçeri Ocağı'ndan uzaklaştırılan Yusuf Sinan, kendisine sahip çıkan bu vakıf müessesesinde zamanının meşhur hekimlerinden biri haline gelmiş, ayrıca bir de kendi adıyla anılan ve on dokuzuncu asra kadar kullanılan önemli bir ilacın mucidi olmuştur.
Dönemin şartlan içerisinde, yeniçerilikten uzaklaştırılan, uyuşturucu madde bağımlısı birine sahip çıkabilmek ve hatta verdiği tıp eğitimi ve sağladığı çalışma imkânlarıyla onu zamanının önemli hekimlerinden biri haline getirebilmek vakıf sisteminin sağladığı mali ve idari bağımsızlığın önemini açıkça göstermektedir. Devletin, ahlaki bir sorun sebebiyle resmi görevinden uzaklaştırdığı bir adama sahip çıkabilmek ve onu, devrinin önemli bir hekimi yapacak eğitimi verebilmek, vakıf kurumların idari kararlarını almakta ne kadar bağımsız olduklarını gösteren mühim bir örnektir.
Bilimsel faaliyetlerin finansmanı ve serbestçe yürütülebilmelerini sağlayacak idari şartların temini günümüzde de üzerinde önemle durulan, net bir çözüme kavuşturulamamış sorunlardan biridir. Özellikle tıp gibi oldukça hassas ve doğrudan insan hayatını ilgilendiren bir alandaki bilimsel faaliyetin idari bağımsızlığı, mali kaynaklarının yeterliliği, üretilen tıbbi bilginin, verilen tıp eğitiminin sağlık hizmeti olarak insanlara sunulabilmesinin sağlanması günümüzde bile çok önemli sorunlardır. Vakıf sistemimiz bu önemli soruna, geçmişte asırlarca işleyen bir usulle çözüm üretmiştir. İnşa edilen darüşşifalarını ve tıp medreselerinin, daha kurulurken kendilerine vakfedilen akarları, işin finans kısmını büyük oranda çözüme kavuşturmuştur. Bu akarların satılamaz ve rehin edilemez olmaları da, gelirin devamını sağlayan önemli bir güvencedir. Diğer yandan vakfiyelerde, vakıf yönetiminin teşekkülü, kurumun idaresine dair prensipler, bulundurulması zorunlu olan hekim kadroları, talebelerin seçilme şekli, hatta temizlik hizmetleri ve benzeri görevlerde çalışacak kişilere kadar oldukça teferruatlı kurallar konulmuştur. Vakfın gelirlerinden, bu görevlerde bulunacak kişilere ödenmesi zorunlu asgari ücretler belirlenmiş, gelirlerin artması durumunda da ücretlerde yapılacak artışlara herhangi bir sınır konmamıştır. Vakıf yönetimlerinin bağımsızlığını sınırlayan tek şey vakfiyede konulan şartların yerine getirilmesidir. Bunun haricinde mütevelliler tam yetkiyle görev yapmışlardır. Vakıf kurumlara müdahale sadece vakfiye şartlarının ihlali veya kötüye kullanımı yahut vakıf yöneticisinin bu görevi devam ettirmesine engel olacak nitelikteki suçlara bulaşması durumunda mümkündür. Bu da kuşkusuz mütevellilerin idari meselelerde karar alırken neredeyse tam bir hürriyete sahip olmalarını sağlamıştır. Ayrıca zaten satılamayan vakıf akarlarının, zaman içerisinde gerek satın almalar yoluyla gerekse yeni bağışlarla artmaları da bu kurumların giderek artan ihtiyaçlarını karşılayabilecek gelir artışını temin etmiştir.
Halen gerek ülkemizde gerekse dünyanın başka yerlerinde, akademik bağımsızlık, yüksek öğrenimin finansmanı, sağlık hizmetlerinin halka sunulması ve bu hizmetlerin herkes tarafından ulaşılabilir hale getirilmesi gibi önemli sorunlar tartışılmaya devam etmektedir. Vakıf geleneğinin geçmiş asırlar boyunca bu önemli sorunlara sağladığı çözümler, günümüz için de fikirler verebilecek mahiyettedir.
1) Daha önce bahsettiğimiz, 1399 tarihinde Bursa'da kurulan Yıldırım Beyazıt Darüşşifası,
2) 1470 senesinde inşa edilen Sahn-ı Seman medreselerinin parçası olarak kurulan Fatih Sultan Mehmet Darüşşifası,
3) 1488 senesinde Edirne'de inşa edilen İkinci Beyazıt Darüşşifası,
4) 1522 senesinde Manisa'da Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan tarafından yaptırılan Valide Sultan Darüşşifası,
5) 1550 senesinde Haseki sultan tarafından yaptırılan ve bulunduğu semte de adını veren Haseki Sultan Darüşşifası,
6) Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı, 1557 senesinde inşası tamamlanan
Süleymaniye külliyesinde bulunan Süleymaniye Darüşşifası ve Medresesi,
7) Nurbânû Sultan'ın Üsküdar'da inşa ettirdiği, 1583 tarihinde faaliyete başlayan Atik
Valide külliyesindeki Darüşşifa,
8) Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1548 ve 1565 tarihlerinde yaptırılan, Üsküdar ve Edirnekapı'daki hastane ve medreseler.
Ayvansarayî, Hafız Hüseyin, Hadîkatü'l Cevâmî, İşaret Yay., İstanbul, 2001
Baltacı, Cahit; XV. ve XVI. Asırlar Osmanlı Medreseleri, İ.Ü. Ed. Fak. Yeniçağ Tarihi Kürsüsü, Doktora Tezi, 1975
Bursalı Tahir Bey, Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri, İstanbul, 1327
Osman Şevki, Osmanlı Tababet Tarihi, İstanbul, 1918
............. Beş Buçuk Asırlık Türk Tababet Tarihi, İstanbul, 1925
Ömer Hilmi Efendi, İthafü'l-Ahlaf fi Ahkami'l-Evkaf, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 1977
Sevgen, Nazmi, Beşiktaşlı Şeyh Yahya Efendi, İstanbul 1967
Şahsuvaroğlu, Bedii, Türk Tıp Tarihi, İstanbul, 1984
Şemseddin Sami, KamusuT-A'lâm, Kaşkar Neşriyat, Ankara, 1996
Ünver, A. Süheyl, Tıp Tarihi: Tarihten Evvelki zamandan İslam Tababetine ve İslam Tababetinden Yirminci Asra Kadar, İstanbul, 1952
|