"Sosyal Devlet" ve Osmanlı Vakıf Sistemi
Yarışma Birincisi

Fatih TETİK
İSTANBUL


Vakıf sistemi, umumiyetle "kamu hizmeti" denilebilecek pratiklerden en başta sağlık ve eğitim işlerini yerine getirmekten başka şehirlerin inkişafı, ülkenin imarı, meskûn yerin muhafazası ve kalkınmasında bir kaldıraç görevi görmüş ve neticede devlet yöneticilerini önemli meşgalelerden kurtarmıştır. Modern devletin teşekkülünden önce gerek monarşi, gerekse de diğer geleneksel siyasi yapılanmalarda birbirinden farklı veçhelerde görülen ve fakat çoğu zaman aynı görevi yerine getiren bu organizasyonlar, XVIII. yüzyılın başından itibaren başta Avrupa olmak üzere birçok coğrafyada siyasi merkezin tekelinde kabul görmeye başlamıştır. Bu el değiştirme hadisesinin başlıca sebepleri arasında, sağlık perspektifinde, yeni savaş organizasyonuna geçilmesiyle modern orduların tesis edilmesi ve bu büyük miktarda askerin sağlık sorunlarına acil çözüm bulma ihtiyacı önemli rol oynamıştır. Yani askerî alanda meydana gelen radikal değişiklikler bu altyapıyı destekleyecek kurumsal ve profesyonel bir sağlık teşkilatı kurulmasını gerektirmiş ve siyasi yöneticilerin deruhte ettiği alanların en önemlilerinden biri de sıhhî alan olmuştur.1

Diğer taraftan salgın hastalıkların nüfusun önemli bir kısmını ortadan kaldırması ile demografik alanda zaafa uğrayan siyasi otoriteler bunu önlemek adına başta karantina olmak üzere çevre temizliği (taharet ve nezafet), aşı (telkih) ve çocuk düşürme (ıskat-ı cenin) gibi koruyucu tedbirler almışlar, ülkelerinin "insan gücü" noktasında zayıf düşmesine "proaktif tedbirlerle engel olmaya gayret etmişlerdir. Nitekim salgın ve diğer bulaşıcı hastalıkların ülke dahilinde mevcut olması sadece nüfusun olumsuz bir trendde seyretmesi değil, aynı zamanda devletlerin önemli bir güç ayağını oluşturan vergi ve asker noktasında da güçsüz düşmesine sebep olmaktaydı. Dolayısıyla bürokratik elit, kendilerini, halkı "yönetebilmek" (governmentality) adına tebaanın sıhhatini temin ederek "kozmos"u (nizam) sağlamak zorunda hissetmişlerdir.2

Osmanlılar da kıta ve ada Avrupa'sında meydana gelen yeni savaş ve yeni dünya gelişmelerine ayak uydurmak durumunda kaldılar ve XIX.yüzyıl da başta Tanzimat çağı olarak adlandırılan süreç, Osmanlıların deyimi ile "nizam-ı cedid"in gerçekleştirilmeye çalışıldığı yeniden yapılanma (re-form / tanzim) dönemi oldu. Bu merkezileşme döneminde başta maliye ve hukukî yapı olmak üzere vakıf sistemi de nasibini alarak görece özerk yapısını kaybetti. Nüvelerini başta Selçuklu ve Bizans imparatorluğu vakıf sistemlerinden alarak ona farklı bir ruh üfleyen ve ilave katkılarla zenginleştiren Osmanlı vakıf sistemi, Tanzimat döneminde daha çok kendi haline terk edilen bir kurum olarak kaldı ve Osmanlı kurumlar hiyerarşisindeki ayrıcalıklı konumunu yitirdi. Özellikle Evkafı Hümayun Nezareti büyük mercekte uygulanmaya çalışılan merkezileşmenin sadece vakıflar üzerindeki yansımasıydı.3 Bu bağlamda söz konusu vakıf sistemi gibi onun ürettiği alanlardan biri olan sağlık teşkilatı da aynı derecede zengin bir kültür mirasının devralınıp Osmanlı kimliği ile taşa ve toprağa büründürülmesinden başka bir şey değildi.4

Tanzimat öncesi klasik dönemde Osmanlı coğrafyasındaki sağlık hizmetleri Yıldırım Bayezıd tarafından başlatılan sultanî darüşşifalar ile başlamış ve vakıflar marifetiyle özel bir statüde icra edilmiştir. Mesela kadim dönemin insanı bu hususiyet sebebiyle eczalarını ücretsiz tedarik edebiliyordu. Fatih darüşşifası vakfiyesinde ayakta tedavi görenlere ilaçların ücretsiz (meccanen) verileceğine dair şu ibare kayıtlıdır: ".. .ayrıca yiyecek, içecek, ilaç ve ölenler için günde 100 dirhem ayrılıp, darüşşifada bulunmadıkları halde ilaca ihtiyacı olanlara da son derece dikkatli ve nazır, tabib ve katibin nezaretiyle ilaç verilmesine müsaade edilecektir..." Benzer şekilde Süleymaniye darüşşifasında da aynı gelenek mevcut olup, vakfiyede "...hastane geniş ve ferahtır. Yatan hastadan başka ayaktan da tedavi yapılmakta ve ilacı hastaneden sağlanmaktadır..." tümcesi kayıtlıdır. Dolayısıyla vakıf sistemi sonucu kendi gelirleri olan darüşşifalar, fakir hastaları tedavi ediyor ve verilen ücretsiz ilaçlar ile modern zamanlara has bir kavram olan "sosyal güvenlik" modeli en azından de facto olarak kendisinden yaklaşık üç asır öncesinden icra ediliyordu.5 Murphey, vakfiyeler ve muhasebe belgeleri yanı sıra kadı sicillerinden elde ettiği bilgilerden hareketle en yüksek bütçe giderlerinin, bugün olduğu gibi hekim ücretleri, vizite bedelleri ya da teçhizatına değil, hastaların beslenme ve bakımına tahsis edildiğini bildirmektedir.6 Yine darüşşifa "geleneği" içerisinde Sultan Abdülmecid'in annesi Valide sultanın 1845 yılında inşa ettirdiği gureba hastanesinde de hastalara uygulanması istenilen olağanüstü itina vakfiyede özellikle belirtilmiştir. Hastahanenin açılışından iki ay önce tanzim ettirilen vakfiyede, kayıtsız şartsız hastaların gıdalarından kısıtlama yapılmaması, hastalara et gibi zengin gıdalar verilmesi ve "soğanın bir altın liraya çıkması halinde bile" hastaların bundan mahrum bırakılmamasının vasiyet edildiği görülmektedir.7

Yukarıdaki satırlarda da kısmen bahsedildiği gibi sivil bir icraat olarak görülebilecek olan vakıf sisteminin sağlık, eğitim ve diğer sosyal hizmetleri icra etmesi ülke ekonomisi için de çok önemliydi. Devlet, söz konusu hizmetleri yerine getirmek için hem personel hem de iktisadî "çıktı" (output) yapmaktan kurtularak, mesaisinin önemli bir kısmını bu tarz hizmetlere harcamaktan vareste kalıyordu. Karpat'a göre XVIII. yüzyılda Osmanlı bütçesinin sağlıklı bir durumda olmasının dört ana etkeninden biri; sağlık, eğitim, sosyal ve başka hizmetler için merkezi bürokrasi tarafından herhangi bir harcamanın meydana gelmemesidir.8

Darüşşifadan Hastaneye: "Taburcu Olmak"
XVIII. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan Osmanlı nizam-ı cedid'i, XIX. yüzyılın başlarından itibaren daha radikal bir ivme kazanmış, askerî alandaki yeniden düzenlemeler kısa sürede sosyal alanda da neşvünema bulmuştur. Özellikle Sultan II. Mahmud dönemi icraatları arasında yeni bir ordu tesisi ve söz konusu asakir-i şahane'nin sağlık yönünden desteklenmesini amaçlayan Tıbbiyenin kurulması, Osmanlı sağlık hayatını düzenlemeye matuf ıslahatlar olarak gözükmektedir. Ancak bu yeniden yapılanmalar esnasında klasik darüşşifa geleneği ihmale uğramış, resmi belgelerde de gözüktüğü kadarı ile söz konusu bu sağlık merkezleri "mevad-ı tıbbiyemden yeteri kadar beslenememişlerdir. Bu dönem her ne kadar sivil alanın ihmal edilmemeye çalışıldığı süreç olarak belirtilebilirse de başta ordu ve onun bir uzantısı olan "hastahane" ilk planda devlet yöneticilerinin üzerinde durduğu husus olarak tezahür etmiştir.

Yine Osmanlı resmi evrakından görülebildiği kadarıyla hastane tabiri XIX. yüzyılda "askeri hastahane"ye gönderme yapan bir kuruluş olarak öne çıkmıştır.9 Daha çok kışlanın yanma ya da içine konumlandırılan ve bir an önce onları "taburcu" ederek kışlasını göndermeyi amaç edinen bu askeri hastaneler, bizatihi devlet tarafından finanse edilen ve sivil sağlık merkezlerine oranla daha iyi bir durumda seyreden komplekslerdir.10 Bu bağlamda XIX. yüzyıl, meşhur tarihçi Hobsbawn'm Avrupa için söylediği "uzun asır" benzetmesi, Osmanlı devleti içinde geçerli kabul edilebilir. İşte bu "uzun asır", iktisadî amillerden ötürü özellikle kadim dönemde hem bilimsel bilginin üretildiği hem de Avrupa'daki muadillerinin çok çok üstünde işlevler yüklenen darüşşifalar aleyhine işlemiş, "hastahane" tabiri nicel ve nitel olarak sivil alana münhasır darüşşifa benzeri merkezlerin önüne geçmiştir.11

Söz konusu hususiyet sadece darüşşifa aleyhine işleyen bir mekanizma değildir. Kısmen bahsedildiği üzere son dönem Osmanlı sağlık merkezileşmesi, yabancı gözlemcilerin de eserlerinde sık sık dile getirdiği sahte hekimler başta olmak üzere halkın sağlığını tehdit eden her türlü "gayrisıhhî ve gayrifenni" alan ve olay aleyhine uygulanmaya çalışılan bir kontrol mekanizmasıydı. Ancak geniş bir coğrafya üzerinde büyük oranda sahte hekimleri ortadan kaldırmaya matuf düzenlemeler, işlerinde başarılı olup da "modern tıb" eğitimi almamış kişilerinde sağlık hayatından çekilmesine sebep oldu. Bunlardan bir tanesi "küçük cerrahlık" uygulaması olarak adlandırılan diş çekme ve kan alma işini çok iyi ustura kullanabilen berberlerin icra edebilmesinin yasaklanmasıydı. Toplumsal hayattan çekilen tıp erbabı sadece berberlerle sınırlı değildi. Osmanlı devletinde gerek klasik dönem, gerekse de modern dönem hekim yetersizliğine karşın hastalar, geniş bir alternatifler yumağı ile karşı karşıyaydılar. Halk hekimleri, üfürükçüler, efsuncullar, falcılar, eczacılar, aktarlar ve hatta yakın çevredeki imamlar, hamamlar ve papazlar hastalara hizmette rekabet halindeydiler.12 Dolayısıyla bu geniş yelpazedeki "şifa dağıtıcı"lar Osmanlı merkezileşmesinin hissedilmeye başladığı özellikle XIX. yüzyılın ilk yarısından sonra sahneden çekilmeye zorlandılar. Bu folklorik tıb erbabının sosyal hayattan çekilmeye zorlanması karşısında da yeteri kadar hekim yetiştirilemeyince Osmanlı tebaasının sağlık durumu pek iç açıcı bir durumda seyretmedi.13

Buna mukabil yeri gelmişken Osmanlı tıp dünyasına dair yaygın hatayı düzeltmek faydalı olabilir. Osmanlı dünyasında üfürükçüler, doktorlar, şarlatanlar ve diğer amatör insanların varlığı diğer bütün kadim medeniyetlerde olduğu gibi hurafelere inanan insanlar kümesinin varlığını değil, en başta hekim yetersizliği olmak üzere, hastalıklarını bugün "alternatif tıp" denilen çözüm önerileri ile aşmaya çalışan toplumların ortak özelliğidir.14 Bu tarz Osmanlı insanının hurafelere inanan kitle olarak gösterilmek istenmesi bugünden bakılarak yazılmaya çalışılan anakronik tarihçilerin düştükleri bir hatadır.
Sonuç Yerine

Osmanlı medeniyeti, vakıf sisteminin ayırt etmeksizin uygulamaya çalıştığı eğitim, sağlık ve diğer sosyal yardım mekanizmaları sayesinde adalet tesis edebilmiş ve batılı muadili devletlere nazaran bir "sosyal devlet" hükmünü icra edebilmiştir. Yıldırım Bayezıt darüşşifasında delilere (mecnun) uygulanan müzikle ya da su sesi ile yapılan rehabilitasyon bunun en müşahhas örneklerinden biridir. Zamanının epeyce ilerisinde bir anlayışa sahip bu tedavi yöntemi ancak bugün ileri bazı Avrupa ülkelerinde uygulanabilmekte olup "kültürün bir tutumu" olarak mütalaa edilmelidir. Buna karşın söz konusu tarih Avrupa'da delilerin yakıldığı, gemilerle okyanus ortasına atıldığı ve toplumsal bir tehlike

olarak görüldüğü bir zaman dilimidir aslında.15 Dolayısıyla bu noktada vakıfların merkezileşmesi ertesi tasvir edilmeye çalışılan kendi haline terkedilmişlik, XIX. yüzyıl İstanbul'unda işleyen en önemli darüşşifa olan Süleymaniye üzerinden verilecek örneklerle daha iyi anlaşılabilir. Adı geçen tarihlerde hastahane ve araştırma kliniği özelliğini yitirerek daha çok delilere has bir "barınma evi" niteliğine bürünen bu darüşşifa, kendine has gelirlerinin merkezileşmesi ile çoğu zaman aslî vazifesini yerine getirememiştir. Bu bağlamda darüşşifa hekimlerince aylık tahsisatının artırılması isteğine uzun "mütalaalar" ertesi ancak 100 kuruş zam yapılabilmiş, darüşşifa tabibinin çıkardığı 1100 kuruşluk aylık asgari tutar, yapılan zam ile birlikte ancak 750 kuruşu bulmuştur.16 Yine XIX. yüzyılın son çeyreğinde Basiretçi'nin verdiği bilgiler Edirne ve Süleymaniye darüşşifalarının durumunun pek de iç açıcı olmadığı noktasındaki tezleri destekler niteliktedir. Edirne'deki darüşşifada delilerin zincire vurulduğu ve burasının "deliyi bağlasan durmaz" bir yer haline geldiği, İstanbul'daki darüşşifada ise mecnunlara su taşıttırıldığı durumun vahametini göstermesi açısından karakteristiktir.17
Sonuç olarak, vakıf sisteminin bir ürünü olarak bakılabilecek olan fakir, garip ve kimsesiz tebaaya başta eğitim ve sağlık alanlarında yaratılan fırsat eşitliği bugün pek çok modern siyasi yapılanmaya yabancı gelebilecek faaliyetler olarak düşünülebilir. Aslında geçmişte uygulanan bu icraatlar, yaklaşık 600 yüzyıl dünya coğrafyasında önemli bir yer işgal etmiş Osmanlı devletinin adalet ve eşitlik ilkesinin bir tezahürü olarak algılanmalıdır. Bugün dünyanın patronu konumunda ki Birleşik Devletler'de çok sayıda Osmanlı Araştırma Merkezlerinin kurulması büyük resimde devlet yapısının işleyişini, küçük resimde ise bu mekanizmanın belkemiği mesabesindeki vakıf sistemini anlamaya ve uygulamaya yönelik bir çabanın ürünü olarak düşünülebilir. Eslafın geçmişte başarı ile uyguladığı bu sosyal sistemin gereği gibi anlaşıldıktan sonra mevcut sisteme tatbik edilmesi ile "sosyal devlet" noktasında pek çok eksiğin tamamlanacağını ve daha demokratik bir siyasi sistemin tesis edileceğini tahmin etmek izahtan varestedir.

1 Bu konuda genel olarak şu eserlere bkz; Bryan Turner, Medical Power and Social Knowledge, London 1995,18-36; 153-165; Michel Foucault, Kliniğin Doğuşu, çev: İnci Malak Uysal, İstanbul 2000, 40-46 vd.
2 Fatih Tetik, Tanzimat Dönemi Osmanlı Kamu Sağlığı Politikası, (1839-1876), dan: Ufuk Gülsoy, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007, 1-8.
3 Yeniçeriliğin tasfiyesi ertesi kurulan Evkaf-ı Hümayun Nezareti, en başta gelir ve giderlerin tek bir havuzda birleştirilmesine yönelik bir atılım ise de bununla birlikte dağınık bir yapı arz eden vakıf sisteminin merkezileşmesi, vakfın işleyişinde baş gösteren çözülme ve yolsuzlukların ortadan kaldırılması, devlet çatısının merkezi bir anlayışla yeniden düzenlenmesi, vakfın gelirlerinden diğer devlet harcamalarını finanse etme düşüncesi ve en önemlisi belki de dini çevrelerin ekonomik güç ve nüfuzunu kırma düşüncesi taşımaktaydı. (Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara 1995, 550-551). XIX. yüzyılda vakıfların idari ve işleyiş olarak yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı olduğu bilinmekle birlikte, sistemin çözülmesinin önüne geçileceği yerde, yapının ihya edilmeyerek kendi haline terk edilmesi, sosyal yapıda önemli görevler yüklenen uygulamaların önce işlevsiz sonra da muattal kalması ile neticelenmiştir. Bu konudaki yorumlar için bkz; Abdullah Saydam, "Vakıf Anlayışında Yenilenme İhtiyacı ve 19.yüzyıl Ortalarında Trabzon Vakıfları", Osmanlı Araştırmaları, 3 (1982) 218.
4 Osmanlı'nın kendisine ait Şaman ve Orta Asya halk gelenekleri, Helenistik tıp, Katolikleştirilmiş Galen tıbbı ve Selçuklu ve Bizans tıbbi geleneği adı geçen Osmanlı sağlık kültürünün öznelerini oluşturmaktadır. Osmanlı kimliği ile yoğrulan bu farklı gelenekler; eczacılık, tecrübeye dayalı ilaç tedavisi, müzikle ya da sesle tedavi, hastane tasarımı ve inşası gibi yeni katkılarla zenginleşmişlerdir. Tuncay Zorlu, "Süleymaniye Tıp Medresesi II", Osmanlı Bilimi Araştırmaları, c.II, s.l, İstanbul 2002, 65.
5 Yine eczane noktasında İstanbul dışındaki mahallere ilaç dağıtan bir merkez ecza deposu mesabesindeki Darül'akakir'in, Fransa'da "pharmacie centrale"nin 1795 yılında tesis edildiği göz önüne alındığında aynı şekilde modern sağlık teşkilatının bir nüvesini oluşturduğu söylenebilir. Bayhan Çubukçu, "Osmanlı İmparatorluğunda Sağlık Sisteminde Eczacılığın Yeri Ve Halka Ücretsiz İlaç Sağlanması" Osmanlı Bilim c.8, ed: Gülen Eren, 601-607.
6 Rhoads Murphey, "Osmanlı Tıbbı ve Kültürlerüstü Karakteri", (l6.yüzyıldan 18.yüzyıla), çev: Tuncay Zorlu, Osmanlı Bilimi Araştırmaları II, İstanbul 1998, 269.
7 Sadi Bayram, "Sağlık Hizmetlerimiz ve Vakıf Gureba Hastahanesi", Vakıflar Dergisi, XIV, Ankara 1982, 203. Hastahaneye lüzumlu maddelerin "esirgenmeyüp lüks ve israfa da kaçmadan" yerine getirilmesi nizamnameye yazılmış olmasına karşın 1861 tarihli belgede hastalara ait eşyaların "fersude ve köhne" olduğu bildirilir. Her sene yenilenmesi ya da tamir olunması gereken eşyaların "hayli vakitten" beri yenilenmediği ve bu nedenle hastaların aşırı derecede sefalet çektiği yukarıda kısmen bahsedildiği üzere vakıfların son dönem mâli ve sosyal konumu ile yakından akalalı olsa gerektir. İ.DH (BOA, İrade, Dahiliye).31160, 26.C.1277 (09.01.1861).
8 Karpat, ayrıca bütçenin iyi bir durumda olmasının diğer ayaklarını da şöyle sıralamaktadır; üst düzey devlet memurlarının maaşının devlet dışındaki güvenilir bir kaynaktan yani göreve gelir gelmez kendilerine tahsis edilen çeşitli mallardan sağlanması, askeri giderlerin görece az olması, son olarak ise devletin dış borcunun olmaması ve dolayısıyla bütçenin iyi bir durumda seyredebilmesidir. Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830- 1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri, çev: Bahar Tırnakçı, İstanbul 2003, 125. Vakıf sisteminin işleyişi ve mantığı için ayrıca bkz; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara 1995, 550-551; Aynı yazar; Menşei ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983; Hasan Yüksel, Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Hayatında Vakıfların Rolü (1585-1683), Sivas 1998.
9 Şam'da kadim zamanlarda inşa edilmiş olan Nureddin Şehri bimarhanesi muhtemelen harap vaziyetteyken oranın "hastahane heyetine" konulması kararlaştırılmış ve aylık 5000 kuruş tahsisat verilmesi öngörülmüştü. Osmanlı terminolojisinde hastahane heyetine konmak lafzı, söz konusu yerin askeri hastahane haline getirilip "asakir-i şahane" hastalarının muayene edilmesi ve aylık tahsisatının bu minvalde artması anlamına gelmekteydi. MAD.d, (Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Maliyeden Müdevver Defterleri) 14198, s.2. 10 Yeni kurulan ordunun bulunduğu yerlere birer tane hastahane yapılması kararlaştırılmıştı. Mesela Davutpaşa Sarayının alt tarafında vaki Bostancı Ocağının artık gereksiz olduğu düşünülerek lüzumuna göre "birkaç oda ve bina ilave" olunduğunda orasının kışla hastahanesi olabileceği düşünülmüştür. Aynı şekilde Üsküdar kışlasının da "nizâm-ı sâbık"da yapılan hastanesinin ufak tamiratlarla iş görebileceği öngörülmüş, bu ikisi hariç diğer kışlaların içine ya da yakınlarına inşa edilecek hastahanelerin yapımlarına gelecek baharda başlanma kararı alınmıştı. HAT. (BOA, Hattı Hümayun Tasnifi) 597/29296, 29.Z.1242 (24.07.1827).
11 Umumiyetle darüşşifa olarak adlandırılan bu şifa merkezleri Tanzimat sonrası zaman zaman hastahane olarak anılsa da Tanzimat öncesi dönemde ya da başka bir ifade ile İslam tarihi, Selçuklu ve Osmanlı klasik dönem olarak tasavvur edilen süreçte bu tarz kurumlar Dârüşşîfa, Şifâhâne, Marîstan, Bîmâristan, Bîmarhâne, Dar'üs-sıhhâ, Dar'ül-âfiye, Me'menülis-tirâhe, Dar'ut-tıb olarak da isimlendirilmekteydi.
12 Tuncay Zorlu, "Süleymaniye Tıp Medresesi II", Osmanlı Bilimi Araştırmaları, c.IV. sayı 1, İstanbul 2002, 65.13 Osmanlı resmi belgelerinde sık sık dile getirilen çevreden merkeze tabib gönderilmesi talepleri için bkz; A.MKT.(BOA, Sadaret Mektubi Kalemi) 37/90, 25.Ra.1262 (23.03.1846); A.MKT.89/24, 27.B.1263 (11.07.1847); A.MKT.UM. 167/43, 17.M.1265 (14.12.1848); A.MKT.UM.498/80, 6.Ra.l278 (12.09.1861). Ayrıca bkz; Fatih Tetik, a.g.e, 8-19.
14 Rhoads Murphey, "Osmanlı Tıbbı ve Kültürlerüstü Karakteri", (lö.Yüzyıldan 18.Yüzyıla), çev: Tuncay Zorlu, Osmanlı Bilimi Araştırmaları II, İstanbul 1998, 270-271.
15 Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak, çev: Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 2000, 294-295; 299-301; 303.
16 Örnekler için bkz; İ.MVL.2306, 24.N.1263 (06.09.1847); İ.MVL.10526, 23.Ş.1269 (01.06.1853); İ.MVL.16649, 29.S.1274 (18.10.1857); İ.MVL.18183, 10.N.1275 (14.04.1859); A.MKT.82/72, 9.C.1263 (24.05.1847); A.MKT.UM.369/16, 4.Ra.l276 (02.10.1859).
17 Basiretçi Ali Efendi, İstanbul Mektupları, haz: Nuri Sağlam, İstanbul 2001, 181. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak, çev: Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara 2000, 294-295; 299-301; 303.
16 Örnekler için bkz; İ.MVL.2306, 24.N.1263 (06.09.1847); İ.MVL.10526, 23.Ş.1269 (01.06.1853); İ.MVL.16649, 29.S.1274 (18.10.1857); İ.MVL.18183, 10.N.1275 (14.04.1859); A.MKT.82/72, 9.C.1263 (24.05.1847); A.MKT.UM.369/16, 4.Ra.l276 (02.10.1859).
17 Basiretçi Ali Efendi, İstanbul Mektupları, haz: Nuri Sağlam, İstanbul 2001, 181.

 

 

 

 

VakıfBank Burası Sizin Yeriniz
VakıfBank Burası Sizin Yeriniz